Diyarbakır Sur sokaklarında gezintiye çıkıyorum. Çocukluğumda gezemediğim sokaklarda adım atmak beni özgür kılıyor. Büyük büyük dedemin evini arıyorum. Melikahmed Caddesi Sülukiyye Mahallesi, Sülukiyye Sokak. En az 100 küsur yıllık bir geçmişin izlerini sürüyorum. Tam da bu sırada büyük büyük dedem Zülfikâr Efendi elimden tutuyor; ve anlatmaya başlıyor.
Bak burada benim okulum Sülukiyye Medresesi vardı. Yaşadığımız depremde ağır hasar gördü okulumuz. Baktılar ki ayakta duramayacak. Yıktılar onu. Çok üzüldüm kızım çok. Arazisini satın almak istedim, büyük bir cami yaptırırsan veririz dediler. Ancak gücüm yetmedi. Bir arkadaşıma daha söyledim, gel beraber alalım diye ama bir türlü parayı denkleştirip alamadık.
Keşke alabilseydin dedeciğim, tarihimizi, geçmişimizi yaşatabilseydik. Peki dedeciğim kimler kimler yetiştirdi bu okul merak ettim hatırlıyor musun? Ali Emiri Efendi’yi anlatayım kızım. Diyarbakırlı, yöremizde oldukça bilinen müderrisler, şairler, hattatlar yetiştirmiş olan aydın ve seçkin bir aileye mensuptu Ali Emiri Efendi. Biz onunla aynı medresede eğitim aldık: Sülukiyye Medresesi.
Kitap okumayı çok severdi Ali Emiri Efendi. Mahalledeki bütün çocuklar oyun oynarken, o elindeki kitaplarla başka başka diyarlara yolculuk ederdi. Onun bu kitap sevgisi öylesine bir sevda değil, küçük yaştan itibaren okumaya, yazmaya ve öğrenmeye olan merakı yaşamı boyunca devam etmiş ve hayatının anlamı haline gelmişti. Düşünsene kızım almak istediği bir kitaba parası yetmeyince ne yapar eder o kitabı ödünç alır, oturur onu okur, ezberler, sonra da yazar kütüphanesine kazandırırdı. Onun yanında kimsenin uyku uyuyamadığı söylenirdi mahallede. Çünkü rüyalarında bile okuduğu kitapları anlatma huyu varmış.
Büyük bir iştahla kitap okumaya tutkun Ali Amiri Efendi, Sülukiyye Medresesi’nden sonra çeşitli medreselerde eğitimini sürdürdü. Kısa zamanda Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Daha 10 yaşlarında iken, eski yazılar üzerindeki yazıları okuyup anlıyor ve “Hat Sanatı” ile ilgili çok güzel levhalar da yazıyordu.
Okumak ve yazmak kadar kitap biriktirmeyi de seven Ali Emiri Efendi’nin bu halini gören, Bağdat’a uzanan kervanlarla büyük çapta ticaret yapan babası, ona bir dükkân açtı. Ama o yine elinden kitaplarını düşürmedi. Sattığı malın fiyatını soran müşterilere, kafasını okuduğu kitaptan kaldırmadan fiyatını söyleyen, “alacaksan al, parayı da oraya bırakıver” diyen Ali Emiri Efendi’yi gözlemleyen babası, dükkân işinin yürümeyeceğini gördü ve oğlunu kitap tutkusu ile başbaşa bıraktı. İşte bu noktadan sonra Ali Emiri Efendi, memuriyet hayatına atıldı.
Çünkü memuriyet; hayatı boyunca uzak yakın demeden araştırma heyecanı içinde edebiyat, tarih, biyografi, bibliyografi kitaplarının, kitâbelerin, belgelerin peşinden koşmak için ideâl bir meslekti. Kâtiplikle göreve başlayan Ali Emiri Efendi defterdar ve maliye müfettişi olarak Elazığ, Erzurum, Adana, Selanik-Yunanistan, Yanya, Leskovik-Arnavutluk, İşkodra, Trablus, Şam, Halep ve Yemen gibi, Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilayetlerinde yaklaşık 30 yıl memuriyet görevinde bulundu.
1908 yılında 51 yaşında o çok sevdiği kitaplara daha fazla zaman ayırmak için emekli olup İstanbul’a yerleşti. Tüm gününü kitaplar arasında geçiren Ali Emiri Efendi akşam olunca Divanyolu’ndaki Diyarbakır Kıraathanesi’ne gidiyor, kitaplardan öğrendiklerini dostlarıyla paylaşmaktan keyif alıyordu.
Büyük bir özveriyle topladığı eserlerle İstanbul Fatih’te Feyzullah Efendi Medresesi’nde 1916 yılında bir kütüphane kuran Ali Emiri Efendi, yaklaşık 4.500 el yazması, 12 bin kadar basılı toplam 16.500 kitabını oraya bağışlar.
Bütün ısrarlara rağmen kendi isminin değil de, “ben bu kitapları milletim için topladım ve milletime vakfediyorum” diyerek kütüphaneye “Millet Kütüphanesi” isminin verilmesini sağlar. Milletinin kültür mirasının korunmasına hassasiyetle hayatını adayan, kendisine sunulan her türlü maddî-manevî desteği elinin tersiyle iten, örnek insan Ali Emiri Efendi’nin hasta ve maddî sıkıntılar içinde olduğunu öğrenen Atatürk’üm ne yapmış dersiniz sevgili okur? “Kütüphane giderleri içindir” diyerek kendisine bir miktar para gönderir. Ancak ne yazık ki Ali Emiri Efendi 23 Ocak 1924’te vefât eder ve cenaze masrafları gönderilen bu paradan karşılanır.
Günün birinde İstanbul Fatih’e yolunuz düşerse, bu anlattıklarımı düşüne dururken, kütüphaneyi görün isterim. Ali Emiri Efendi’nin mezarı da buradadır. Bu arada unutmadan söyleyeyim, sağlığında sık sık Sahaf Burhan’dan kitap alan Ali Emiri Efendi, bir gün zamanının en önemli kitaplarından biri olan, dünyada başka bir nüshası olmayan Dîvânü Lugati’t-Türk kitabını fark eder ve satın alır. Üzerinde çalışır ve onu da milletine armağan eder. Bu konuyu da başka bir yazımızda ele almak üzere müsaadenizi istiyorum sevgili okur. Beni özleyin.